Connect with us

Politika

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki Sismik ve Sondaj Gemileri

Yayınlandı

/

Türkiye, Doğu Akdeniz’de petrol ve doğal gaz arama faaliyetleri kapsamında Yavuz, Fatih, Barbaros Hayrettin Paşa ve Oruç Reis gemileri ile bölgede kendini gösteriyor. İlk olarak Haziran 2018’de Fatih sondaj gemisiyle aramalara başlandı. Aradan geçen bir yılın ardından Türkiye’nin ikinci sondaj gemisi Yavuz, Haziran 2018’de arama yapmak için Kocaeli Dilovası’nda yola çıktı.

Türk Deniz Kuvvetleri, arama faaliyetlerini sürdüren gemilere herhangi bir şekilde Yunan tacizi olmaması adına firkateynlerle eşlik ediyor.

Akdeniz’de bulunan gemilerimiz hakkında gözden kaçan bir detay var. Fatih ve Yavuz gemileri sondaj faaliyeti sürdürürken, Barbaros Hayrettin Paşa ve Oruç Reis sismik araştırma gerçekleştiriyor. Bu yazımızda Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de görev yapan sondaj ve sismik araştırma gemilerini ve bazı özelliklerini inceleyeceğiz.

Fatih Sondaj Gemisi

Haziran 2018’de yola çıkan 6. nesil teknolojiye sahip Fatih Sondaj Gemisi, 229 metre uzunluğunda ve 36 metre genişliğinde. 64 metre kule yüksekliği ve çift kule tasarımı ile eş zamanlı 2 sondaj yapabilme kapasitesine sahip. 12.200 metre sondaj derinliğine sahip olan Fatih, 3 bin metreden daha derine kadar inebilen sondaj kabiliyetine sahip.

Alanya-1 kuyusunda ilk faaliyetine başlayan Fatih sondaj gemisi ile ilgili Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, “Hedefimiz yılda ortalama 2 sondaj kuyusu açmak. Ümit ediyoruz, ilk sondajımızda doğalgaz ya da petrole rastlarız. Umudumuz yüksek” diye konuştu. Dönmez, Fatih gemisinin 30 Ekim 2018’den bu yana Akdeniz’de iki sondaj gerçekleştirdiğini, üçüncü olarak KKTC açıklarında Magosa-1 kuyusunda çalıştığını dile getirdi.

Dünyada kendi sınıfındaki 16 gemi arasında en yüksek teknolojiye sahip ilk 5 gemi arasında yer alıyor.

  • Deniz tabanını gözetleyebilen uzaktan kumandalı 2 su altı robotik denizaltı aracına sahip.
  • 210 personel görev yapıyor.
  • 2 helikopter ve 3 destek gemisini bünyesinde barındırıyor.
  • 4 lojistik vinç ve 6 operasyon vinciyle daha hızlı sondaj gerçekleştiriyor.

Yavuz Sondaj Gemisi

Fatih’in ardından Türkiye’nin ikinci ultra derin sondaj gemisi Yavuz da 6. nesil teknolojiye sahip. Fatih ile aynı uzunluk ve genişliğe sahip olan Yavuz sondaj gemisinin kule yüksekliği 74 metre ile Fatih’ten 10 metre daha yüksek. Aktif konumlandırma sistemi sayesinde 6 metre yükseklikteki dalga boyunda bile sabit kalabiliyor. Çalışmalarını çevreye zarar vermeden gerçekleştiren Yavuz, Karpaz-1 kuyusunda ilk sondajını Temmuz ayının sonunda gerçekleştirdi. İkinci sondajını Güzelyurt-1 lokasyonunda gerçekleştiriyor.

200’den fazla yerli ve yabancı uzman da gemide çalışıyor.

Yavuz’a TCG Gemlik Fırkateyni ve TCG İmbat Hücumbotu eşlik ediyor.

Yavuz Sondaj Gemisi

Yavuz sondaj gemisinin yukarıdan görüntüsü:

Yavuz sondaj gemisinin yukarıdan görüntüsü

Barboros Hayrettin Paşa Sismik Araştırma Gemisi

Daha önce birçok kez Akdeniz’de ve Karadeniz’de sismik araştırmaya başlayan Barbaros Hayrettin Paşa, 8 kilometre derinlikteki jeolojik yapıları inceleyebiliyor. Yön ve pozisyon tayinini otomatik olarak gerçekleştirmesiyle birlikte iki ve üç boyutlu sismik veri toplayabilme özelliğine sahip.

  • Uzunluğu 84 metre, genişliği 21,6 metre.
  • Bir helikopter pisti bulunuyor.
  • Buzullarda çalışma kapasitesi ve su temizleme sistemleriyle en çevreci gemiler arasında yer alıyor.
Barbaros Hayrettin Paşa Sismik Araştırma Gemisi

Yunan gemilerinin Akdeniz’de faaliyetini sürdürürken Barbaros Hayrettin Paşa’yı taciz etmesi üzerine Türk savaş gemileri bölgeye gelmişti.

Oruç Reis Sismik Araştırma Gemisi

Türkiye’nin yüzde 90 yerlilik oranına sahip ilk araştırma gemisi Oruç Reis, ilk olarak Karadeniz ve Marmara’da arama faliyetlerini gerçekleştirmesinin ardından Doğu Akdeniz’e yöneldi. 400 milyon TL maliyet ile yapılan gemi 86 metre uzunluğunda ve 22 metre genişliğinde.

Farklı açılardan 35 aktif kameranın olduğu, 55 personel taşıyan ve tam dolu erzak deposuyla 35 gün denizde kalabilen Oruç Reis, 15 bin metre derinlikteki jeolojik yapıları görüntüleyebiliyor. Barbaros Hayrettin Paşa’da olduğu gibi yüksek teknolojiye sahip Oruç Reis’te uluslararası standartlarda bir helikopter pisti bulunuyor.

Oruç Reis sismik araştırma gemisi

Türkiye’nin Sondaj ve Sismik Gemileri Nerede?

Doğu Akdeniz’de Kıbrıs çevresinde faaliyet gösteren gemilerden Fatih Kıbrıs’ın kuzey doğusunda, Yavuz ve Barbaros Hayrettin Paşa güneyinde, Oruç Reis ise batısında görev yapıyor.

Doğu Akdeniz’de Kıbrıs çevresinde görev yapan Yavuz, Fatih, Barbaros Hayrettin Paşa ve Oruç reis gemilerinin koordinatlarının haritası. – (28 Kasım 2019)

Doğu Akdeniz’de 2020’de Neler Olacak?

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda bakanlığının 2020 yılı bütçesi sunumunda Doğu Akdeniz’deki sondaj çalışmaları ile ilgili bilgilendirme yaptı. Dönmez’in açıklamalarından önce çıkanlar şöyle:

  • Doğu Akdeniz’de 37 bin kilometrekare üç boyutlu sismik veri toplandı.
  • 2020 yılı içerisinde 5 adet kuyu açılarak petrol ve doğal gaz araması gerçekleşecek.
  • Denizlerde toplam 26 adet sondaj yapılması hedefleniyor.
  • Derin denizlerde belirlenen alanlardaki kuyuların tamamen milli imkanlarla ve sektör ortalamalarının altında maliyetlerle kazma kabiliyetine ulaşıldı.

Okumaya devam et
Advertisement
Yorum yapmak için tıkla

Bir Yorum Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Politika

Pek Bilinmeyen Hitler’in Irak Operasyonu

Yayınlandı

/

tarafından

1 Eylül 1939 Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesiyle 2.Dünya Savaşı resmen başlamış oldu.

Bu savaş Versay anlaşması ile milli gururu incinen Alman toplumunun Adolf Hitler’in karizmatik liderliği altında bütün Avrupa’yı kan ve ateşe boğacağı bir dünya savaşı olacaktı.

Hitlerin “waffen ss” askerleri kara Avrupası’ndaki bütün başkentleri ele geçirmeye başladı.

Çekoslovakya, Polonya, Hollanda, Lüksemburg, Belçika, Yugoslavya, Yunanistan ve ilk dünya savaşının güçlü devleti Fransa Hitler’in kara ve hava kuvvetlerini organize kullanmak üzerine geliştirdiği hızlı savaş taktiği ile işgal ettiği devletlerden bir kısmını oluşturacaktı. Hitler’in bu kadar hızlı ve ölümcül zaferler kazanmasını sağlayan şey sahip olduğu büyük tank birlikleri, uçak filoları ve kurt sürüsü olarak adlandırdığı U-Bot’larıydı. Ve hiç şüphesiz bu orduya mühimmat ve araç sağlayan güçlü Alman sanayisiydi.

Savaştaki üstünlüğün devam ettirilebilmesi için sanayinin ve ordunun devamlı petrol ile beslenmesi gerekliydi. Almanların petrolü ise her geçen gün tükeniyordu. Hitler acilen petrol enerji havzalarını işgal etmeliydi. Bu sebeple gözünü Bakü ve Musul’a dikti.

“İngilizlere karşı gelişen Ortadoğu’daki Arap özgürlük hareketi bizim doğal müttefikimizdir. Bu yüzden Irak çok önemli bir yer tutuyor. Irak’taki düşman İngiliz güçleri zayıflatılmalı. Irak’tan başlayarak Ortadoğu’ya müdahale etmeliyiz. Akdeniz ile İran Körfezi arasındaki İngiliz bağlantısını kestikten sonra Boğazlara karar vermeliyiz.”

Nazi Almanyası’nın “führer”i Adolf Hitler 23 Mayıs 1941 tarihli “30. Talimat” başlıklı üç sayfalık emirde Irak operasyonunu bu sözlerle anlatıyordu. Operasyonun adı “Özel Ekip F” idi. Hitler talimatında İngilizlere karşı Irak’ta yapılacakları sıralıyordu. Irak’a her türlü askeri destek verilecek ve Ortadoğu’da şöyle bir propaganda yapılacaktı: “Kim özgür olmak istiyorsa İngilizlere karşı kurulan cephede yer almalı.”

Avrupa’da İngilizlerin Hitler karşısında aldığı yenilgiler işgali altında bulunan manda yönetimlerinde de ilgiyle takip edilmekte ve bağımsızlık için girişimlerde bulunmaya sevk etmekteydi. Bu girişimlerden en dikkat çekeni Irak’ta meydana geldi. Irak ordusu içinde Dört Albaylar olarak da bilinen bir yurtsever subaylar topluluğu İngiliz yanlısı Nuri El Said hükümetine darbe yaparak milliyetçiliği ve Alman fanatikliği ile bilinen Reşid Ali Geylani’yi başbakanlığa getirdiler.

Reşid Ali’nin başbakanlığa getirilişinin üzerinden bir ay geçmeden İngiltere ile Irak savaşa girdiler. Krizi hızlandıran iki sebep bulunuyordu:

Bunlardan birincisi, Reşid Ali’nin Mihver yanlısı hükümeti; ikincisi, 1930 İngiliz-Irak anlaşmasının yorumu hakkında bir anlaşmazlıktı. Kısacası, Irak gerçekten İngiltere’ye Basra Körfezi’nde bir ikmal üssü kurmayı reddedecek kadar egemenliğini kullanmaya sahip bağımsız bir devlet miydi? 1941’in ağır koşulları altında İngiltere, özellikle de Reşid Ali hükümetiyle, anlaşma dilinin incelikleri konusunda bir tartışmaya girme niyetinde olmadığından Basra’daki tesislerini genişletmeye devam etti. Dört Albaylar, 2 Mayıs 1941’de Irak ordusuna Bağdat yakınlarındaki İngiliz hava üssünü kuşatma emrini verdiler ve bu da İngiltere’yle eski mandasını savaş durumuna getirdi. İngiltere Ortadoğu komutanlığı, hemen bir güç oluşturarak Filistin’den Ürdün Çölü yoluyla Irak’a gönderdi.

Irak ordusu kısa sürede yenildi ve Bağdat’ta savunmaya çekildi. Geylani, Nazilerin Arap masasındaki dostu Fritz Grobba aracılığıyla Hitlerden İngiliz işgaline son vermek için Irak’a müdahale talebinde bulundu. Bu talep Hitler’e aradığı fırsatı vermiş oldu.

Irak lideri Ali ile Adolf Hitler görüşmesi.

Hitlerin asıl niyeti Irak’ın petrol havzası olan kuzey bölgesini elinde tutmak ve ihtiyacı olan petrolün orduya aktarılmasını sağlamaktı.

Yunanistan’daki Alman hava üssünde 24 uçak Irak operasyonu için derhal hazır hale getirildi. Bunlardan 6 adet He111 tipi bombardıman uçağı -ki bunlar 2. Dünya Savaşı’nın en etkili Alman uçaklarıydı- 12 Mayıs 1941 günü önce Şam’a oradan da Musul’a indi.

Fakat operasyon talihsizlikle başlamıştı. Musul’a iniş sırasında uçaklar kum fırtınasına kapılmaktan son anda kurtulmuş, iniş hasarla tamamlanmıştı. Üstelik bölge aşiretleri Almanların oluşturmak istedikleri isyancı milisler için gereken desteği vermediler.

28 Mayıs’ta İngilizler Bağdat’ı alınca 30 Mayıs günü Musul’daki bir avuç Alman birliği arkalarında bazı uçakları da bırakarak, can havliyle Suriye’ye kaçabildi. Nazilerin 18 günlük Musul macerası fiyaskoyla sonuçlanmıştı. İngilizlere başkaldıran Reşid Ali Geylani ve ekibi ise canını kurtarmak için Türkiye üzerinden Nazi Almanya’sına kaçtı

İngilizler Bağdat’ı ele geçirdikten sonra  müttefikleri olan Nuri Said paşa` yı tekrardan başbakanlığa getirdiler. Böylelikle Irak’ın bağımsızlık günleri Nuri Said`in kurşunlanarak öldürüleceği 1958 yılına kadar ertelenmiş oldu.


Okumaya devam et

Politika

Yugoslavya’nın Dağılışı: Bir Devrin Sonu

Yayınlandı

/

tarafından

Yugoslavya ’nın yani diğer ismi ile Güney Slavlar ülkesinin kuruluşu bölgede Osmanlı İmparatorluğu’nun hakimiyetinin sona ermesiyle gerçekleşmiştir. Avrupa’nın güneydoğusunda, Balkan coğrafyasının  kuzeyinden başlayarak  güneydoğusuna kadar uzanan varlığını 1918 yılından 2003 yılına kadar sürdüren ve 255.804 km²’lik yüz ölçümüne sahip olan Yugoslavya’nın komşuları ise İtalya, Avusturya, Macaristan, Bulgaristan, Yunanistan ve Romanya idi.

Yugoslavya’nın teşkili, Osmanlı hâkimiyetinin son dönemlerinde bölgedeki Avusturya-Macaristan ile Sırbistan arasındaki anlaşmazlıklar, Balkan savaşları ve I. Dünya Savaşı yıllarındaki siyasî gelişmelere dayanır. Balkan savaşları sonrasında olduğu gibi I. Dünya Savaşı sonrasında da Sırbistan en kârlı çıkan devletlerden biri oldu. Almanya ve Bulgaristan’ın saldırısına uğrayan Sırbistan bu savaştan epeyce yorgun çıktı. Ancak savaştan ardından Avusturya-Macaristan İmparatorluğu dağıldı ve imparatorluktan ayrılan Slavlar’ın Sırbistan’la birleşmesiyle Yugoslavya’nın kuruluşu için ilk temel atılmış oldu. Bu birleşme neticesinde 1 Aralık 1918’de anayasa ile yönetilen Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı olarak görülen devlet kuruldu.

Kurulduğu dönemde  250.000 km²’lik bir yüz ölçümüne ve bunun yanı sıra  12 milyonluk bir nüfusa sahip olan Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığında, Kralın Sırp olması ve Sırpların Krallıkta bulunan diğer uluslara oranla ayrıcalıklı konumunu güçlendirmesi, Katolik inancına mensup Hırvat ve Slovenlerin  Ortodoks Sırplar tarafından hakimiyet altına alınması gibi sebeplerin neticesinde iç karışıklıklar baş göstermeye başladı. 1929 yılına gelindiğinde ise ülkedeki bu istikrarsız duruma ve çatışma ortamına son vermek, bunun yan sıra krallığın asli unsurlarını oluşturan Sırp, Hırvat ve Slovenler’in sorunlarına çözüm bulmak ve anlaşmazlıkları ortadan kaldırmak isteyen  Kral Alexsandar anayasayı kaldırmış, diktatörlüğünü kurmuş ve ülkenin ismini Yugoslavya Krallığı olarak değiştirmiştir. Yugoslavya Krallığında bir tarafta bu gibi değişimler söz konusu iken diğer tarafta yani krallık içerisinde yaşayan Sırp, Hırvat ve Slovenler haricindeki diğer uluslar (Boşnak, Makedon, Arnavut, Karadağlı) yok sayılmış ve bu unsurlar hiçbir zaman resmen tanınmamıştır.

İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte, Yugoslavya’da Almanların saldırgan ve açgözlü politikalarından nasibini almıştır. Dünya İmparatorluğu hayali kuran ve bu hayale halkını da ortak eden Adolf Hitler Avrupayı baştan aşağı işgale kalkışmıştır ve bunun neticesinde Almanya, İtalya, Macaristan ve Bulgaristan orduları tarihler 1941 yılını gösterdiğinde Yugoslavyayı işgal etmiştir. İşgalin ardından Yugoslavya Kralı ve hükümeti ülkeyi terk etmiştir. Yugoslavya’da işgal ile birlikte halk, özellikle Müslümanlar büyük acılar çekmiştir ve ülke büyük bir yıkıma uğramıştır. Öte tarafta ise Yugoslavya Krallığının yönetiminde halen sürgündeki hükumet bulunmaktaydı ve bu hükumet itilaf devletlerininde resmi üyesi kabul edilmekteydi.

Ülke çapında işgal ordularına karşı bir taraftan büyük bir direniş söz konusu iken diğer tarafta da ülke içindeki iktidar mücadelesi iyiden iyiye kızışmaktaydı. Ülke içerisinde iktidar olma mücadelesi veren bu gruplar Hırvatların ‘Ustaş’, Sırpların ‘Çetnik’ ve büyük çoğunluğunu Sırpların oluşturduğu , Josip Broz Tito liderliğindeki  Yugoslavya Komünist Partisi güçleri(Partizanlar)’dir. Bu mücadeleden zafer ile ayrılan Partizanlar 1944 yılında itilaf devletlerinin müttefiki haline geldi. Tito’nun liderliğindeki Partizanlar işgal ordularına karşı giriştikleri bu savaşımdan zaferle ayrılmıştır.  Yugoslavyayı işgal ordularından temizleyen Partizanlar, Kasım  1945 şeçimlerinden galip ayrıldıktan sonra 2 Aralık 1945 de Yugoslavya Demokratik Federal Cumhuriyetini kurdular ve 1963’te hazırlanan yeni anayasa ile Yugoslavya’nın resmî adı Yugoslavya Sosyalist Federatif Cumhuriyeti olarak değiştirildi.“Bu devlet yeni anayasada herkesin eşit haklara sahip olduğunu karar altına aldı. Çok kısa bir süre içerisinde Josip Broz Tito’nun Rus lideri Stalin ile anlaşmazlığa düşerek Sovyetler Birliği ile ilişkileri kötüleşince Yugoslavya 1948’de Kominform’dan ayrıldı; ardından Edward Kardelj’in felsefesinin geliştirdiği Yugoslavya’ya özgü “öz yönetimci sosyalizm” sistemi toplumda uygulanmaya başlandı.

Tito, devlet yönetiminde komünist rejiminin ideolojisini kabullenmekle birlikte Komünist Sovyet Rusya karşısında bağımsız bir tutum içine girdi ve yönetimi boyunca Sovyet lider Stalin’den farklı bir sosyalist siyaset takip etti. Kurulan yeni Tito Yugoslavyası’nda verilen sözler ve alınan kararlar Müslüman toplulukları için uygulanmadı ve bu dönemde Müslümanlar ve Türkler baskı altında yaşadılar.

Yugoslavya’da tarihler 1960’lı yılları gösterdiğinde Yugoslavya Komünist Partisi İçerisindeki reformist ve radikal fraksiyonların çatışmaları partinin birliğini tehdit etmeye başlamıştır. Josip Broz Tito partinin daha fazla zarar görmemesi için bu çatışmaya müdahil olmuş ve reformist kanadı destekleyerek Sırp radikallerin lideri olan Alexsandar Rankoviçi görevden almıştır.

1974’te kabul edilen anayasaya göre merkeziyetçi idareden vazgeçilip mevcut cumhuriyetlere daha fazla yetki tanındı. Söz konusu anayasa gereği Kosova ve Voyvodina özerk bölgelerine yeni yetkiler verildi. Her iki bölge federal devletin bir unsuruydu, dönüşümlü olan cumhurbaşkanlığı makamında bu iki bölgenin dâimî temsilcileri bulunuyordu. Priştine’de ilk defa Arnavutça eğitim ve öğretim yapan bir üniversite kuruldu ve Kosova’daki müslüman Arnavut halkı daha geniş haklara sahip oldu.  Yugoslavya Komünist Partisi içerisindeki Sırp ve Hırvat radikal grupların yıkıcı faaliyetleri ile karşı karşıya kalan Tito  parti organlarında tasfiye hareketi başlatmıştır. Bu tasfiye hareketi sonucu birçok kişi buna Tito’nun eşi de dahil  partiden ihraç edilmiştir. Ancak 1980 yılında Tito’nun ölümü ile birlikte, parti içerisindeki çatışma giderek şiddetlenmiş ve ülkeyi istikrarsızlığa kaosa ve çatışma ortamına doğru sürüklemiştir.

Josip Tito’nun Mayıs 1980’de ölümünden sonra ekonomik bunalım ve etnik çekişme ortamında federal birliği korumanın güçlüğü daha açık biçimde ortaya çıktı. 1980’ler boyunca 1974 Anayasasının da verdiği yetkilerle Federasyonu oluşturan cumhuriyetler ekonomik ve siyasi alanda merkezden neredeyse bağımsız davranmaya başladılar. Giderek artan borç yükü 1983’ten sonra ekonomik istikrar programı doğrultusunda köklü reformların yapılmasını zorunlu kıldı. 1981’de Kosova’da başlayan siyasi amaçlı gösteri ve eylemler zamanla öteki cumhuriyetlere de sıçradı. Cumhuriyetler arasında gerginleşen ilişkiler parti ve devlet kademelerinde de sarsıntıya yol açarak sık hükumet değişiklikleri getirdi.  Yugoslavya’yı yöneten komünist parti içerisindeki çatışma ortamı, ekonomik bunalım ve özellikle parti içerisindeki çatışmada Tito’nun reformistleri desteklemesi sonucu yapılan reformlarla birlikte merkezi yapının zayıflaması ve özerk yönetimlerin güçlenmesi, ülkeyi oluşturan etnik grupların(1981’de 8.1 milyon Sırp; 4.4 milyon Hırvat; 2 Milyon Boşnak (müslüman); 1.7milyon  Sloven; 1.7milyon Arnavut; 1.3 milyon Makedon; 1.2 milyon Yugoslav; 579.bin  Karadağlı) farklı ve çeşitli olması, Sırp ve Hırvat radikallerin yıkıcı ve baskıcı faşizan tutumları neticesinde Farklı ulusları sosyalizm çatısı altında bir arada tutan Yugoslavya’da 1990 yıllarda birlik bozulmuş ve  Yugoslavya Sosyalist Federatif Halk cumhuriyeti dağılmıştır. Radikal Sırpların 1980 sonrası liberalleşme ve özerk cumhuriyetlere tanınan özgürlüklere karşı verdiği aleyte mücadele, Slobodan Miloseviç’in  Sırbistan’ın başına geçmesi ve Kosova ile Voyvodinaya tanınan hakların geri alınması neticesinde Komünist parti dağılma sürecine girmiştir. Parti ile birlikte Yugoslavya devleti de parçalanmaya başladı Yugoslavya’daki ayrılıkçı unsurlara karşı, Yugoslavya ordusunu elinde bulunduran ve kendisini Yugoslavya’nın devamı ve mirasçısı olarak gören Miloseviç liderliğindeki Sırbistan saldırılara başladı. Sonuç olarak 1991 yılında Yugoslavya’dan ayrılan ilk devlet Slovenya oldu  yine 1991 yılı Haziran ayında Franjo Tudman liderliğindeki Hırvatistan bağımsızlık kararı aldı. Hırvatistan’ın bağımsızlığını kabul etmeyen Sırbistan  buradaki Sırp nüfusunu ayaklandırarak Hırvatistan’ı işgal etmiştir ancak Avrupalı devletlerin desteğini alan Hırvatistan, topraklarında tekrar kontrolü sağlamıştır.

Aliya İzzetbegoviç önderliğindeki Bosna hersek 1992 yılında yapılan referandum sonrasında bağımsızlığını ilan etmiştir. Bosna Hersek’in bağımsızlığı Avrupa devletleri ve ABD ve de Birleşmiş Milletler tarafından tanınmıştır. Lakin bu bağımsızlığa başından beri karşı çıkan Hırvatlar ve Sırplar aralarında yaptıkları gizli antlaşmanın neticesinde Bosna Hersek topraklarını aralarında paylaşmışlardır ve bunun neticesinde Bosna topraklarını işgal etmişlerdir burada türlü katliamlara ve saldırılara girişen Faşist Hırvat ve Sırp güçleri  Bosna’da büyük bir yıkıma  sebebiyet vermiştir.

Bosna Hersek ile Hırvatistan’ın savaşı 1994 yılında imzalanan Washington antlaşması ile sona erdi. Sırplarla olan savaş ise 1995 yılında imzalanan Dayton antlaşması ile sona erdi ve  Boşnak Hırvat federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti  federasyonun altında karmaşık bir yönetim sistemi bulunan federasyon kurulmuş oldu. Bu savaş Bosna da tarihe geçecek büyük katliamlara, soykırıma ve yıkımlara sahne oldu. Barbar, faşizan ve katil güruhlar Müslümanların üzerilerine nefretlerini ve öfkelerini kustular,bunlara karşı Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç önderliğinde birleşen ve bütünleşen Boşnaklar büyük bir mücadele başlatmışlardır ve bu mücadeleden muvaffakiyetle ayrılmışlardır.

Aliya İzzetbegoviç

8 Eylül 1991’de Makedonya’da yapılan referanduma dayanarak 17 Eylül 1991’ de Makedonya Yugoslavya’dan bağımsızlığını ilân etti.  1993’de Birleşmiş Milletlere üye olan Makedonya’yı 1994 yılında ABD 1996 yılında Yugoslavya (Sırbistan- Karadağ) tanıdı.  Makedonya’nın da bağımsız olmasından sonra  Yugoslavya tam anlamıyla dağıldı. 2003 yılında şimdiki ismiyle Sırbistan’ın  Yugoslavya ismini kaldırıp Sırbistan- Karadağ ismini almasıyla birlikte Yugoslavya devleti tarih sahnesinden silinmiş oldu. 2006 yılında ise  Karadağ  Sırbistan’dan ayrılarak bağımsızlığını ilan etti bununla birlikte devam eden süreçte Sırbistan içerisinde bulunan ve güvenliği NATO tarafından sağlanan Kosova  2008 yılında  bağımsızlığını ilan ederek Sırbistan’dan ayrılmıştır.  Son olarak  Kosova’nın  bağımsızlığını kazanması ile birlikte   Yugoslavya’nın parçalanması sonucu 7 devlet ortaya çıkmıştır. Bu devletler; Sırbistan, Bosna Hersek, Karadağ, Hırvatistan, Slovenya, Makedonya, Kosova’dır. 

Neo Liberal politikalar, Demokrasinin gelişmesi, sosyalizmin 3. Dünya ülkelerinin sorunları karşısında çözümsüz kalması bunun yanı sıra soğuk savaş’tan Sovyetler Birliği’nin mağlup ayrılması, NATO ve CIA  yıkıcı ve bölücü faaliyetleri neticesinde Yugoslavya Sovyetler Birliği ile eş zamanlı olarak dağılma sürecine girmiştir ve bu sürecin sonunda sosyalist blok Sovyetler Birliği ve Yugoslavya dağılmıştır Sovyetlerin dağılmasıyla 15 bağımsız devlet ortaya çıkarken Yugoslavya’nın dağılması ile Balkanlar’da 7 tane bağımsız devlet oluşmuştur. 20. Yüzyılda başlayan komünizm furyası 21. Yüzyıla gelindiğinde miadını doldurmuş ve yeni dünya düzeninde dünya tek kutuplu ve ABD’nin tek süper güç olduğu yeni bir düzene doğru evrilmiştir. Yugoslavya’nın dağılma süreci derinlemesine incelenecek olunursa eğer, yukarıda sıralanan nedenler Yugoslavya’nın parçalanmasına yol açan  temel sorunlar dan sadece birkaçıdır.  Yugoslavya’yı çöküşe götüren temel faktörlerden biriside bölgedeki çok karmaşık etnik ve dini yapıdır.  Eski Yugoslavya’da Sırplar, Makedonlar ve Karadağlılar Ortodoks, Hırvatlar, Slovenler ve Macarlar Katolik kilisesine mensuptu. İslâm dinine mensup olanlar Boşnak müslümanları ve Sancaklılar, Arnavutlar, Türkler, Pomaklar ve Romlar’dı. İşte bu farklı etnik yapı Yugoslavya’nın parçalanmasındaki en önemli faktördür.  1789 Fransız Devrimi ile birlikte Milliyetçiliğin tüm dünyada yayılması ve zamanla  çok uluslu imparatorlukların, Avusturya Macaristan İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğunun  yakın tarihte parçalanmaları ve bunun hemen akabinde Yugoslavya ve Sovyetler Birliği gibi farklı unsurları  bünyelerinde barındıran yapıların ortaya çıkması ilginçtir lakin bu iki oluşumun sonu da Avusturya Macaristan İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu gibi olmuştur ve yıkılmışlardır. Bu durum bize göstermiştir ki reel politik düzlemde  değişen konjonktüre ve yeni düzene ayak uyduramayanlar tarih sahnesinden silinmeye mahkumdurlar.

Okumaya devam et

Politika

2. Dünya Savaşı’nda İngilizler’in Propaganda Yöntemleri

Yayınlandı

/

tarafından

‘Propaganda’ kelimesi yanlış bilgilendirme olarak anlaşılabilir; oysa İkinci Dünya Savaşı sırasında İngilizler bu konuda dikkatli bazı yöntemlere başvurdu. Bir takım psikolojik etkileme yöntemleri kullanılsa da bunların mümkün olduğunca doğru görülmesi gerekiyordu.

Ön kapak: “Medeniyet Savaşı”, arka kapak: “Ya bizim hayatımız ya onlarınki”

‘İnsanları İnandırmak: 2. Dünya Savaşı’nda İngiliz Propagandası’ adıyla yeni yayımlanan kitabında tarihçi David Welch “Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından Enformasyon Bakanlığı (MOI) kaldırıldı; zira propaganda kolaylıkla yalan ve yanlış bilgi ile ilişkilendiriliyordu artık” diyor.

“2. Dünya Savaşı’nda MOI tekrar kurulduğunda bakanlık bu durumun farkındaydı ve mümkün olduğunca gerçekleri yaymak istiyordu.”

“Düşmeye devam edecekler”

Slogancılık

BBC eski Genel Müdürü John Reith 1940’ta Enformasyon Bakanı olarak atandı. Reith propagandanın gerçeğe dayalı olmasının önemini vurgulamıştı. Ama MOI yine de kamuoyunu maniple edecek eski bildik teknikleri kullanmaktan geri durmadı. Fakat bunun belli kurallar çerçevesinde yapılması gerekiyordu. Chatham House adlı düşünce kuruluşu 1939’da 86 temel kural belirlemişti. “Propagandanın önceki yargılara uygun olması” bunlardan biriydi örneğin.

İnsanları İnandırmak’ta Welch şöyle diyor: “Bu kurallara ilişkin gizli belgeyi hazırlayanlar Hitler’in Kavgam kitabında dile getirdiği propaganda konusundaki düşünceleri biliyordu. Hatta Hitler’in propaganda ilkelerinin bazılarını benimsemiş görünüyorlardı. Örneğin, belgede kitlelerin aklına değil içgüdüsüne hitap etmesi, sloganlara dayanma ve tekrarın önemi vurgulanıyordu.”

“Hayır!”

Öfke Kampanyası

Kitapta yer verilen afiş, bildiri ve filmler MOI’nin savaş boyunca kullandığı yöntemleri sergiliyor. Bunlardan biri ‘Öfke Kampanyası’ idi ve Nazi iktidarının vahşeti üzerinde durmayı amaçlıyordu.

Savaşın ilk yıllarında MOI’de, Nazilerin zafer kazanmasının ne tür sonuçlar yaratacağı konusunda başta emekçiler olmak üzere kitlelerin pek fikir sahibi olmadığı ve bunların öfke ve nefret duygularının kışkırtılması gerektiği inancı hakimdi.

MOI’nin tehlikeli gördüğü “rehavet” duygusunu gidermeye yönelik Öfke Kampanyasında şok etkisi yaratacak bir söylem kullanılıyordu – örneğin Nazilerin kadın ve çocukları öldüreceği vb.

“Günlük tutmayın, düşmanın eline geçebilir”

‘İçimizdeki düşman’

Welch’e göre, “Topyekûn Savaş” hali sivillerin de savaşa katılımını öngörüyordu. Moral önemli bir askeri faktör, propaganda da gerekli bir silah olarak görülüyordu. ‘Halk savaşı’ da cephedeki savaş kadar önemli görülüyordu.

Halk, kendi içindeki casuslara karşı uyarılıyordu. Fransa’nın ve Dunkirk’ün düşmesi, Alman ordusunun ileri bir kolu gibi işlev gören bir ‘Beşinci Kol’un varlığı düşüncesini güçlendirmiş, MOI “Dikkatsiz Konuşmalar Cana Mal Oluyor” temalı bir kampanya başlatarak halkı ‘içimizdeki düşman’ konusunda uyarıyor, gizliliğin önemini vurguluyordu.

Zafer İşareti

En başarılı kampanyalardan biri olan ‘Zafer İşareti’ kampanyasını BBC 1941’de başlatmıştı. Belçika’nın eski Adalet Bakanı ve BBC’nin Belçika’daki Fransızca yayın müdürü, bu dilde ‘zafer’ anlamına gelen ‘victoire’ kelimesinin ilk harfi olan V’nin halk arasında zafer işareti olarak kullanımının yaygınlaşmasını önerdi.

Flemenkçe ve İngilizcede de kelime benzerliğinden dolayı V harfinde sembolize olan zafer işareti uluslararası bir simge haline geldi. BBC kampanyası, Nazi işgali altındaki ülkelerde, müttefik kuvvetlere desteği göstermek için dinleyicilerden her yere V harfi yazmasını istiyordu.

Evrensel dil

Mors alfabesinde V harfi …- işareti ile yazılıyordu. Beethoven’in 5. Senfonisi’nin ilk dört notası bunu yansıtıyordu. BBC Avrupa Servisi’nden Douglas Ritchie radyo programına bu müziği seçmişti, dinleyiciler de direniş sembolü olarak her fırsatta bunu tekrarlıyordu. İngiltere’de ise Winston Churchill 19 Temmuz 1941’deki konuşmasında zafer işareti yaparak kampanyaya resmiyet kazandırdı.

“22 derste Nazi Almancası”

Mizahın gücü

Welch, Birinci Dünya Savaşı’nda düşmanın özellikle sivillere yönelik şiddet eylemlerine fazlasıyla gönderme yapıldığını, fakat bunun ters teptiğini ve iki savaş arası dönemde insanların bu hikayelerin uydurulduğu ya ada abartıldığı sonucuna vardığını ifade ediyor.

Bu nedenle Öfke kampanyasında Nazi şiddeti vurgulanırken İngiliz propagandası mizaha başvurma yolunu seçti. Böylece mizah yoluyla düşman küçültülmüş oluyordu.

“20. Ders: Keine weiteren territorialen Forderungen – Kimsenin toprağında gözümüz yok: Yarın işgal etmeyi düşünüyorum demenin bir başka yolu”

Psikolojik üstünlük

1934’teki Nazi Parti Kongresi’nde Nazi askerlerinin Nürmberg’deki uygun adım yürüyüşü sessiz film şeklinde ve popüler bir müzikle karikatürize edilmişti. “Korkunç düşmanın bu şekilde alaya alınması onun karşısında psikolojik üstünlük kazanılmasını sağlıyordu” diyor Welch.

“Küçük çocukları alıp taraftar yapıyorum”

Propaganda ve din

“MOI, Nazi iktidarını sorgulayan Alman din adamlarına Nazilerin uyguladığı baskıyı teşhir ediyor, onların Almanya’da yasaklanan dini konuşmalarını bildiriler halinde uçaklardan atıyordu. “Hristiyanlığa Karşı Gestapo” başlığı ile dağıtılan bildirilerde Nazilerin kilisenin sonunu getireceği konusu işleniyor, ya da Naziler paganizmle, Führer’e tapınmayla ve çocuklara sapkın eğitim vermekle suçlanıyordu. “İngilizlerin propagandası düşünce özgürlüğü ile ibadet özgürlüğü arasında sıkı bir bağ kuruyordu” diyor Welch.

“Onların savaşı bizim savaşımızdır”

Düşmanı kazanmak

MOI bazı kampanyalarında yerleşik önyargılara dayanırken bazılarında da farklı bir yaklaşım benimsiyordu. Örneğin eskiden düşman olup da müttefik hale gelen SSCB konusunda, Sovyet ideolojisi göz ardı edilerek ‘yoldaşlık’ ve aynı düşmana karşı savaşma duygusu öne çıkarılıyor, “Onların Savaşı Bizim Savaşımızdır” gibi sloganlar dile getiriliyordu.
Afişte “Yaşasın Kızıl Ordu! İngiliz Halkından Selamlar” sloganı kullanılmıştı. Şubat 1943’te Sovyet Ordusu Stalingrad’ı yeniden ele geçirdiğinde MOI Londra’daki ünlü Royal Albert Salonu’nda bir kutlama gecesi düzenlemişti. Daha önce diktatör olarak damgalanan Joseph Stalin artık ‘Joe Amca’ olmuştu. “Rus halkının mücadeleci ruhu ve cesareti üzerinde durup Stalin’i babacan bir yurtsever olarak gösterme yoluyla İngiliz propagandası savaş öncesi Sovyetler Birliği’ne karşı davranışları ile tutarsızlıkları bir kenara itmiş oluyordu” diyor Welch.

Okumaya devam et
Advertisement

Trendler